22 Mayıs 2017 Pazartesi

O kadar fazla düşünüyor o kadar fazla hissediyorum ki nereden başlayacağımı gerçekten bilemiyorum. Çine geleli 3 ay bitmek üzere, hislerim geldiğim günle aynı. Kendimi hiç bu kadar çaresiz, güçsüz ve yalnız hissetmemiştim. Geldiğim günden beri o kadar çok kendime yolculuk yapıyorum ki çok yoruldum. Günlerce, haftalarca, aylarca uyumak istiyorum. En sevdiğim şeylerden bu kadar uzak, hiç sevmediğim bir ortamda bu kadar direnmeye çalışmamıştım. Sanırım bu, hayatın beni ıslah etme şekli. Her şey o kadar farklı ki, ne adlandırabiliyorum ne de anlamlandırabiliyorum. Her geçen gün yeni bir şey öğrenirken biraz daha yoruluyorum, keşfediyorum ve şükürle-nefret arasında sallanıyorum. Kendime olan öfkem bir alevleniyor bir sönüyor. Duygularımı kontrol edebilmeyi geçtim bazen duygularımı ben bile anlayamıyorum. Geldiğimden beri her an aklımdan zibilyon tane düşünce akıyor. Hep yazmak istiyorum, her şeyi yazmak istiyorum. Ancak gerçekten çok yorgunum. Yazdıkça hatırlıyorum, hatırladıkça üzülüyorum. Kendimi anlamayı geçiyorum başka insanlara imreniyorum ve anlamaya çalışıyorum. Yıllardır burada yaşayanları, sevmelerini ve mutluluklarını anlamaya çalışıyorum. Anlamları kendime yerleştirince sorularım yine cevapsız kalıyor. Baktığım, dokunduğum, hissettiğim her şey o kadar farklı ve o kadar değişken ki kendimden sıkılır oldum. Mutluluk içinde, gören gözde laflarından artık midem bulanıyor. Sanki kimse beni anlamıyor, herkesi geçtim kendimi anlamakta zorlanır buluyorum kendimi. Koyduğum hedefleri başaramıyorum, engelleri aşamıyorum ve kendimi sevemiyorum. Çok kızıyorum ve cezalandırıyorum kendimi. Geldiğim günden beri kendimle olan savaşıma bir yenik düşüyorum bir galip geliyorum. Hayır, istesemde mutlu olamıyorum. Çünkü kafamdaki düşünceler hep benimle. Her şeyin tahmin edemeyeceğinizden çok farkındayım. Belki bu fırsat elime bir daha geçmeyecek, belki şu an soluduğum havayı, gördüğüm şeyleri, tattığım tatları, kokladığım kokuları ve hissettiğim hisleri bir daha yaşayamayacağım. Biraz önce bitti geri dönüşü yok. Biliyorum. Ancak hepsi bir yana, kendimi keşfederken her şey bir yana kalıyor. Bu kadar çok düşünebileceğimi ben bile bilmiyordum. Hayattan beklentilerimin bunlar olduğunu, belki size göre çok güçlü veya güçsüz ama kendine yenik biri olduğumu bilmiyordum. Yalnızlıktan bu kadar yorulduğumu, artık gerçekten bir nefese ihtiyacım olduğunu bilmiyordum. Özgür ruh olmakla yalnız ruhun farkını bilmiyordum. Özgür ruhum hep daim olsun ancak yalnız ruhumu bırakmak istiyorum artık. 17 yaşımdan beri kurmaya çalıştığım/çalıştığımız hayattan meğerse çok yorgun düşmüşüm. Çine geldiğimden beri çok önemli şeyler öğrendim, gerek kendimle gerek hayatla ilgili. Çok okudum çok dinledim. Anlamaya çalıştım. Ve onlar bilmesede hiç tahmin edemeyeceğiniz kişiler dokundu hayatıma. Yazdıkları bir yazıyla, yaptıkları bir yorumla ve en önemlisi beni yalnız bırakışlarıyla. Gerçekleri gördüm biraz da. Dost dediklerimi, aile gördüklerimi, kısmetimi verdiklerimi. Her gün yeni bir şey keşfederken kendimle ilgili, herkesi affettim. Kendimi ise hala affetmeye çalışıyorum. Yoruluyorum, yorumluyorum ve yavaş yavaş yılıyorum. Kendimle olan savaşımı burada ya kaybedeceğim ya da kazanacağım. İkisi de benim ikisi de içim. Burnumun sızlamasına, kalbimin acımasına alışıyorum. Geçecek biliyorum, sarılınca geçecek, öpünce geçecek. İnanın ki bilemezsiniz. Kaç kere bağıra bağıra ağlamak istedim. Böyle yolun ortasında durup kendimi yerden vura vura ağlamak istediğimi bilemezsiniz. Hatta inanın tahmin bile edemezsiniz. Önceden de yazmıştım ya, insan içine ağlar, dışına ağlar bir de kendine ağlar diye. O kadar çok ağladım ki kendime. Ya hakkaten o kadar çok ağladım ki. Öyle kendimi acındırmak, mutsuzluğumu cümle alem bilsin diye yazmıyorum ya bunları. Bir sebebi var. Her ağlayışımda bambaşka şeyler keşfettim. Ağlarken her hücremi hissettim, tüm damarlarım, aldığım nefesin vücudumda dolaşını, tıkanışını ve çözülüşünü.. hiç utanmadım. Yolda ağladım, milongada ağladım, işte ağladım, okulda ağladım, Allah ne verdiyse ağladım. Ve Bülent Ortaçgil’in dediği gibi, çözdüm her şey çok basit denize doğru.. bu şarkıyı en keyifli dinlediğim an Kaan ile beraber Bitez’de yaz tatilindeydik. Tekne turu yapıyorduk, Kaan, Hüseyin Cem ve bir grup ingilizle beraber. Gün batımı yakındı, Kaan yanımda uyuyor, Hüseyin Cem teknenin alt kısmında uyuyor bense bu şarkıyı dinleyip iyot kokusunu içime çekip rüzgarın saçlarımın içinden geçip gitmesinden keyif alarak iki direğin arasından denizi izliyordum. Hiç unutmayacağım demiştim bu anı. Hiç de unutmak istemiyorum ya!. Unutmadım da. Burada gerçekten o an kurtarıyor bazen beni. Hayat çok basitmiş meğerse. Kendime kızgınlığım bundan. Kendimi affedememem de bu yüzden sanırım. Öyle kolay da değil hani insanın bunları anlayıp, kendini affetmesi gerektiğini anlaması, çözmesi veya keşfetmesi. Artık adını siz koyun. Benim adını koyduğum şey kendimi affetmem gerektiği. O kadar öfkeliydim ki buraya gelmeden önce. Her şeyle kavga halindeydim. Okulla, gelecek kaygısıyla, İstanbulla, trafikle, sistemle, ailemle ve kendimle. Buraya geldim noldu?. Kavgam büyüdü, kaçtığım her şey başıma iki katı geldi. Peki neden kavga etmiyorum burda? Çin’i mi sevdim? Dans mı çok iyi? Kendi işimi mi kurdum? Hayatımın aşkını mı buldum? Dev para mı kazanıyorum? Hepsinin cevabı koca bir hayır. Hatta ve hatta Çin’den tiksiniyorum, dans etmeyi unuttum, kendi işimi falan kurmadım, hayatımın aşkını bulmak bir yana 5 tane arkadaşım bile yok, değil çok para kazanmak, kazandığım parayla anca geçinebilebiliyorum. Peki ya neden kavga etmiyorum. İlkiz değişti mi? Yahu insan değişir mi?. Ne ben değiştim, ne de kavgam bitti.  Olan şey sadece kavgamın kavram değiştirmesi oldu. Her şeyin basit oluşunu da bu noktada çözdüm. Kabul ettim. Değiştiremeyeceğim şeyler için kavgayı bıraktım. Değiştirmek istediğim şeyler içinse kavganın çözüm olmadığını anladım. Kavga çok yorucu. Düşünce “kavga”sından bahsetmiyorum. Bildiğiniz kavgadan bahsediyorum. Mesela, trafiğini kavga ederek çözemem, kabul ettim. Dansı bir süre askıya aldım, çünkü dans etmek burada çok büyük lüks. Şangaya gitmem lazım, Şangaya gitmek ise evimden çıktığım gibi 3,5 saate yakın bir süre. Hem de masraflı. Dans ettiğim için mutlu olduğum ama o mutlu zamanları 7 saat yolda tüketip eksi bakiye ile eve dönmektense bir süre unuttum dansı. Tango müziği bile dinlemiyorum üzülmemek için. Yani işin özü, dans edemiyorum diye kavga etmeyi bıraktım. Çini ise olduğu gibi kabul ettim. Sokağa tükürenleri, bağırarak konuşanları, elektrikli motorsikletleri, trafiği, kornayı, rezalet yemekleri, pisliği, insan kalabalığını, saygısızlığı vs vs… hepsini olduğu gibi kabul ettim. Çin, ben bunları sevmiyorum diye değişmeyecek. Kimse değişmeyecek, hiçbir yer değişmeyecek. Nasıl ki ben değişmiyorsam kimse de benim için değişmeyecek. En huzurlusu, olduğu gibi kabul etmeyi öğrendim. Kafamı çevirmeyi öğrendim. Başka yere bakmaya, açımı değiştirmeyi öğrendim. Çin benim için elma. Ben elmayı seviyorum, belki sen sevmiyorsun. Elmanın bunda suçu var mı? Elma sadece elma. Sen onu sev diye veya sevme diye bir şey yapıyor mu? Yapmıyor. Ne Çin ne de başka biri beni mutsuz etmek için ekstra çaba sarfetmiyor. Ben olumsuzlukları görmek için çaba sarfediyorum. Elbetteki bunu yapmak isteyen, yani rahatsız etmek isteyen, olumsuzluk yaratmak isteyen insanlar hayatımda olacak, oldu da ve şu an bile var. Ancak bahsettiğim noktayı anladığınızı düşünüyorum. Genel konuşuyorum. Çin halk cumhuriyetinden bahsediyorum. Çin çin işte abi. Ben sevmedim, kimisi var çok mutlu. 6 senedir yaşıyor. Kimisi ben değilim. Ben kalan günlerimi sayıyorum. Öğrenebildiğim her şeyi öğrenmeye, kendimi çözmeye, anlamaya ve sevmeye çalışıyorum. Şu sıralar kendimi gerçekten sevemiyorum, ancak bir süreç biliyorum. Geçecek. Öpünce geçecek. Yazılarım hep karışık olacak. Gelmeden önce kitap yazmak vardı aklımda. Gelmeden önce aklımda olan her şey gibi bu da değişti. Hislerimi yazacağım, kendime olan yolculuğumu anlatacağım size. Çini anlatacağım. Kafamda düşünceler ne zaman bulanıklaşsa yazacağım. Yazmak ilaç gibi bana. Birazcık zor evet çünkü hislerim çok hızlı değişiyor, yakalayamıyorum. Elimden gelenin en iyisini yapacağım. Çin bana bir de gerçekten bunu öğretti. Burada gerçekten elimden gelenin en iyisini yapıyorum. Belki 4 ay kısacık bir süre, ancak ben 4 ayın her gününü 1 yıl gibi yaşıyorum burada. Hayat yolcuğumda çıktığım bu Çin yolcuğundan kalbimde, aklımda, ruhumda nelerde döneceğim bilemiyorum ancak bavulumda bol bol tatlı patates noodle’ı olacak, en azından onu biliyorum :D

Hepinizi kalbinizden öptüm, kalasınız sağlıcakla. 

27 Nisan 2017 Perşembe

2 şarkı, pardon 3.
Sezen Aksu - Farkındayım
Hümeyra - Kirli Beyaz Kedi
Sarah Jaffe - Clementine
Eğer şu zamansız hayatta bir kitap yazacaksam bu kesinlikle Çindeki İlkizle ilgili olur. Bu üç şarkıda çindeki hislerimin kısa özeti olur. İnsan kendine ne kadar uzakmış meğerse. Buradaki kaçıncı günüm, kaçıncı hissim bilmiyorum. Şu an için bildiğim şey bu yazıyı yine yolda yazıyorum. Hem yürüyorum hem yazıyorum. Kaç kere oturdum bilgisayarın başına, kaç kere farklı farklı defterlerde başladım yazmaya. Devamı gelmedi hiç. Sanırım yolda olmak ruhumu rahatlatıyor, beynim dinleniyor da yazabiliyorum. Geldiğimden beri ilk defa uyuyamadım. Düşünmekten, gerçekten düşünmekten uyuyamadım. Beynim tüm gece boyunca RAM'den yedi. Gerçekten. Durmadı. Bir ara ciddi anlamda delirdiğimi düşündüm. Bir şekilde sabaha karşı biraz uyudum derken alarm çaldı. Ders var malum. Comprehensive Chinese. Sonraki derste vize. Kapattım alarmı kurdum bir saat sonrasına sınav var diye. Kalktım, gittim sınava. Sınav bitti, burada Özbek bir kız arkadaşım var onunla önceden sözleşmiştik perşembe günü sınavdan sonra "girl day" yapalım diye. Malum kız özbek/rus takma tırnaktır ojedir kınadır kızın doktora alanı. Bir de güzel yapıyor ki sormayın. Sınav bitti girdik kolkola gidiyoruz kızın evine doğru. Ben yurtta kalıyorum o Donghe ( ayrı bir yurtlar/ chinese street food yeri) da evde kalıyor. Çinde beni en çok mutlu eden şey her türlü bakliyattan ve kuruyemişten süt yapmayı öğrendim ve bir kaç tane böyle kilolarca yiyebileceğim mıhteşem yemekleri var. Neyse ben kendime değişik bir pirinç sütü ve bunlarn zongzi (粽子)dedikleri çok geleneksel bambu veya nilüfer yaprağının içine sticky rice ve çin hurması ( etle yapılanı da var ama malum sadece ot yemekten yakında yeşile dönecek derece vegan oldum burada) doldurulup buharda pişirdikleri efsane bir şey var. Bir de ondan aldım, domates salatalık kahvaltım tamam! Ben küçük küçük onları yerken Guli de ojeleri falan hazırlıyor. Ojeleri sürdük çat pat sohbet ettik ( ingilizce çok az biliyor, özbekçe-rusca-çince anlaşmaya çalışıyoruz ama efso anlaşıyoruz, neden? Çünkü yakın kültür, kıps). Bir de kına yaptı elime, sarıldık öpüştük ben yurda dönmeye yola koyuldum. Bu Donghe da her şey var. Benimde sebze zaafım olduğundan mavavı gördüğüm gibi yurda dönerken yine sebze aldım. Tabii gözler çekik olmadığından burda süperstarım, bir de lokal yaşadığımdan ötürü daha da tatlışkoyum bunlar için. Şimdi tüm bu luzumsuz bilgileri neden anlatıyorum dimi? Azıcık daha baş şişireyim. Giriş-gelişme-sonuç bize öyle öğrettiler değil mi? Gelişmedeyim hala. Yurda geldim, bu arada Beliz'in bugün ikinci teog'u var. Yolda yürürken ona bol bol güzel enerjimi gönderdim. Okulda da bi etkinlikler var ama anlayamadım ne olduklarını. Elimde de sebzeler var bakamıyorum. Neyse vardım yurda, hemen 2 domates yuvarladım, çamaşırlarım vardı onları topladım, yatağımı topladım, toz aldım ve başladım ağlamaya. Öğle namazı vakti gibi öğle vakti ağlama zamanımdı çünkü :D. Diyorum ya insan kendine ne kadar uzakmış diye, işte her ağladığımda - ki günde 2 şer defadan sayarsak 6 aya yakın zamana tekabül ediyor- kendime bir adım daha yaklaşıyorum. Burada iki defa iş teklifi geldi. Restorant açmak üzerine. Dans etmek ve yemek yapmak benim için gerçekten büyük bir tutku. Burada dans mans yok o konuda kafayı yedim zaten, ama arada yemek yapabiliyorum, o konuda biraz daha rahatladım. Ancak kendi restorantımı/tango cafe mi açmak ilerideki hayalim, bilen bilir. İleride dediğim 40-45de. Hayal için insan çalışmalı, paranın yanında kurmak istediğim bir aile ve doğurmak istediğim çocuklar da olunca listede 40-45 yaş en ideali hem maddi açıdan hem manevi açıdan diye düşündüm hep. Hatta çine gelme sebeplerimden biri de bu hayal yolunda adımlarımı hızlandırmak içindi. Evdeki hesap çarşıya uymadı veya uydu. İşte beynim neden durmuyor, cevabı bildiğim halde neden aklıma ve kalbime mukayet olamıyorum?
Buraya geldiğimden beri kendimle ilgili keşfettiğim ilk şey kesinlikle evcimen bir insan oluşum. Kendimi özgür ruhum ben diye tanımlarken baya ev kedisi olarak buldum. 
1. Kendini kaybetmeden bulamıyorsun. Burada kendimi defalarca kaybettim ve defalarcada aynı yerde buldum. Dünyanın neresinde olursam olayım, evim neresi olursa olsun, kafamdaki düşünceler, kalbimdeki hisler bulanık ve havadayken evsizim. Benim evim sevdiklerimmiş, sevdiklerimle paylaşmakmış.
2. En çok istediğim hayal meğerse bir yanılsamaymış. Hayali hayal yapan istekten ziyade onu başarma yolunda izlediğin yolun seni mutlu edip etmemesiymiş.
3. Mutluluk da mutsuzluk da SADECE bizim içimizde kendi kendimize yarattiğimiz bir şey değilmiş. İki ruh halide kesinlikle iç huzurla bağlantılıymış. Andan keyif alabilmekse "çocuğun olunca anlarsın" hissi gibi sadece ama sadece deneyimleyip yapacağın veya yapamayacağın bir şeymiş.
4. Mesafeler kafada değil gerçekteymiş. Kafanda olan mesafe kendine olan mesafeymiş.
5. Duygusal zeka seni sen yapan kişiliği bulmak için dinlemen gereken zekaymış. Duygusal zeka hayattaki aşk kavramını gerçekten anlayabilme yolundaki gerçek zekaymış.
6. Kalp gerçekten acıyabiliyormuş. Kolunu bir yere çarpınca acır ya hani canın, kalbe de yalnızlık vurdumu bir kere acıyormuş gerçekten.
Tüm bunlar aklımdan kalbimden geçerken tüm sorularımın cevabını kendime yavaştan vermeye başladım. Şu saatten sonra ne yaparsam yapayım, artık yalnız yapmak istemiyorum. Yalnız geldik yalnız öleceğiz klişesindeki yalnızlıktan bahsetmiyorum. Hayat, gerçekten paylaşınca güzel. Yukarıda gelişme bölümünde yazdıklarımın hepsi işte bu noktaya gelebilmek için yazdığım şeylerdi. Çin evet, bir çok açıdan bana göre çok korkunç. Ancak aynı zamanda da güzelliklerle dolu. Çevrem güzellikle dolu, yemyeşil dağların arasında okulum, her yer bambularla dolu, ırmaklar, nehirler, bilirsen yemekler...çok çok güzel şeyler var. Ancak bir tek bana var. Bana ben olmak yetmiyor. Ben paylaşmalıymışım meğerse. Hayatta beni gerçek anlamda mutlu eden şey, sevdiklerimde geçirdiğim güzel anlar, paylaştığım hislermiş. İlkiz, ilk kez kendine kendini itiraf etti çinde. Bu sebepten ötürü çin benim için hep özel olacak.
Para, gerçekten birçok şey için önemliymiş. Sağlık için, sahip olduğun yaşam standartını korumak için, sevdiğin şeyleri yapabilmek için vs vs... Hayal için bir tek sen yetersin, gerçekleştirmek için bir çok şeye ihtiyacın olabilir. Hayalin gerçekleştiği zaman çok mutlu olabilirsin. Olmayadabilirsin. 
Ben geldim, gördüm, denedim, hayalime yaklaştım ve anladım ki köklerim çok derinmiş. Her gün şikayet ederek geldiğim şehrimi, ihmal ettiğim ailemi, sevmediğim tükürük köftesi kokusunu seviyormuşum. Hem de çok seviyormuşum. Savaşmayı tercih etmedim şikayet ettiklerim için, kaçtım. Artık kaçmayacağım, karnım tok sırtım pek. Vakit savaşma vakti. Şikayet ettiğim her şey beni ben yapan şeylermiş. 
Kendimi 5-10-15-20... sene sonra nerede görürüm bilmem, hayat bu. Ancak nasıl görmek isterim sorusuna bir cevabım var..
Sağlıklı, huzurlu ve sevdiklerimle beraber mutlu bir şekilde görmek isterim. Şimdi gidin en yakınızdaki en sevdiğiniz kişiyi ya öpün sarılın ya da arayın/ yazın seni seviyorum diye. 
Kirli beyaz kedi kendini gözyaşlarıyla yıkamadı anacım kırkladı kırkadı.
Hepinizi kalbinizden öptüm. 
再见 

19 Mart 2017 Pazar

Ben bilmezdim bu yonlerimi hic. Bu kadar gucsuz olabilecegimi, bu kadar yalniz, caresiz, dilsiz, sevgisiz... bu kadar kızgınlığı ve nefreti de bilmezdim. Yağmur yağıyor, şehirden yurda dönüyorum. O hep bıktığım ve kaçtığım trafikten keyif almayı öğrene öğrene haftanın neredeyse 3-4 günü 19 kilometre yolu 1,5 saatte, metrobüs kıvamında ve bizim eski iett otobüslerinden hallice otobüslerle sırf dans etmek ve birazda hayata bağlanmak için katediyorum. Otobüse binen herkesten nefret ediyorum, kendime bunu neden yaptığımı soruyorum, insanların bana uzaylı gibi bakmasına alışmaya çalışıyorum ve sonunda otobüse anneannesinin kucağında binen bir bebeği görüp bunu sen seçtin diyorum. Ben gerçekten bilmezdim bu kadar kalbimin acıyacağını, bu kadar ağlayacağımı... bilseydim eğer, en azından azıcık öngörseydim yemin ederim adımı atmazdım. Inanın ki söylemek çok kolay, herhangi bir şeyi, herhangi bir yerde herhangi bir şekilde söylemek çok kolay. Eleştirmek, yorum yapmak, konuşmak, konuşmak ve susmak bilmemek.. çok kolay. Çok kolay diyorum çünkü bunların hepsini bende yaptım. Çok bildim çok okudum çok konuştum. Hiçbir şey bilmiyormuşum meğerse.. sizde emin olun hiçbir şey bilmiyorsunuz. Sanırım bu yolculuk benim kendimi bulmam için çıkmam gereken bir yolculukmuş.. nasıl yorgunum biliyor musunuz? Yağan her yağmur damlası sanki şu zamana kadar döktüğüm tüm gözyaşları gibi.. benim üzerime yağmıyorlar. Bir kaç olay dışında ne kadar boşuna dökülmüş gözyaşlarıymış meğerse. Şimdi nerden mi biliyorum gerçek olduklarını size söyleyeyim. İnsan ağlar, içine ağlar, dışına ağlar ama hiç kendine ağlamaz. Ben kendime ağlıyorum. Her sabah, öğle, akşam alıyorum kendimi karşıma, kendime ağlıyorum. Sen kimsin İlkiz / 晗妍 ( arada artistliğimi yapıp çince ismimi de yazayım) diyorum. Ne yapmak istiyorsun, cevapların burada mı, mutlu musun, hayat sana mı zor bir tek, ne dertler var kendine gel, şımarma ne istiyorsun, hangi yoldasın, neden bu yoldasın ve milyarlarca soru aklımdan akıp geçerken benim gözyaşlarım kuruyor. Yanaklarım kurumuş gözyaşlarından gerilip tekrardan ağlamaya başlayınca canım acıyor. Aklınıza gelebilecek sevdiğim her şeyden uzağım. En önemlisinden en önemsizine. Ailemden, tangodan, yemek yapmaktan, çaydan kahveden, sarılmadan uzağım. Tüm bunların içindeyken göremiyorum güzellikleri, görmek istiyorum, tırmanıyorum, tam başımı uzatıp göreceğim ki bir uzaklık çekiyor bacağımdan. Ah diyorum şimdi yalnız olmasaydım/ ah diyorum burda bu ne güzel giderdi... kısır döngü sarıyor kendini başa. İnanın ki kaçtığım her şey, her şey! burada aklınızın alamayacağı kadar kat be kat fazla. Etrafıma bakıyorum, gerçekten bakmak için bakmıyorum, görmek için bulmak için bakıyorum. Ayağımın dibine tüküren bir amca, bağıra bağıra konuşan teyze, korna sesleri, insanlar ve iletişememek insanlarla görüntümü bozuyor, tam sinyali yakalamışken karıncalanıyor yine ekran. E sende görme dimi onları? Evet demek gerçekten çok kolay, ay dert ettiğin şey bu mu demek ve yapılan veya yapılacak olan her yorum gerçekten çok kolay. Mesela şu an bindiğim otobüse hamileliğinin ilk aylarında bir kadın binmiş olsa düşük yapar, yollar o kadar kötü ve otobüsün eskiliği de cabası. Ha beni neden rahatsız ediyor bu dimi? Çünkü otururken kuyruk sokumumdaki ağrı otobüsün her bir çukura girip çıkışında beynime vuruyor. Bu ağrı ise yurda yerleşirken her şeyi kendi başıma (yatağımı 1 km yol yürüyerek yurda taşıdım, inan ki en kolayıydı. Odamı ise 5 günde temizledim) yapmaya çalışırken belirdi. İşte böyle oluyor, dans ettim, haftasonu arkadaşımı ziyaret ettim, dans sonrası sevdiğim insanlarla gayet güzel bir yemek yedim -bilen insanlarla yemeğe gidince çin mutfağı gerçekten çok güzel-, mutlu olmam gerekiyor dimi? Olamıyorum çünkü hayat, matematikteki iki bilinmeyi denklemi çözmek gibi bir şey değilmiş. Olamıyorum, çünkü kendime yolculuk yapıyorum, dinliyorum, anlamaya, sıkıntısını beklentisini çözmeye çalışıyorum. Çalışıyorum.. Daha doğru kelime kullanayım, çabalıyorum. Meğerse ne zormuş insanın kendine yolculuğu, cevaplar ne kadar önemsiz sorular ne kadar kıymetliymiş. Cevaplar senin bilmişliğin, ruh halinmiş. Doğru/ yanlış cevap yokmuş, doğru yanlış yokmuş, sadece yol varmış. 
Bu yolu donatacağım, içine en çok sevgi ve paylaşma koyacağım. İnanın ki en sevdiğiniz, sizi mutlu ettiğini düşündüğünüz veya en istediğiniz şeyi yaparken yalnız siz varsanız, o şey sadece alınacaklar listesinde tik attığınız yoğurttan başkabir şey değil. 
Çinperest